|
Özelleştirme dünyanın gündemine 1970'lerin sonlarında girmeye başlamıştır. İlk özleştirmeler Şili'de yapılmışsa da, özelleştirmenin dünya çapında bir eğilim haline gelmesine Thatcher'in Başbakanlığı döneminde Birleşik Krallığın öncülük ettiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Birleşik Krallıkta özelleştirme hareketi kamunun elindeki konutların satılması ve kamu tarafından finanse edilen mal ve hizmetlerin çeşidi sözleşmeler yolu ile özel sektöre yaptırılması ile başladı (Yarrow 1986:326). Kamu iktisadi teşebbüslerinin özelleştirilmesine ilk örnek ise 1984'te British Telecom'un (BT) hisselerinin yarıdan fazlasının satılması oldu. Bu tarihten sonra özelleştirme hareketine kamu iktisadi teşebbüslerin özelleştirilmesi damgasını vurdu.
Avrupa'da özelleştirmeler özellikle 1990'larda yaygınlaştı, ancak özellikle Avrupa Komisyonu'nun ekonomik reform gündemini özelleştirme değil serbestleşme, yani rekabete kapalı olan sektörlerin rekabete açılması, yeni girişlere 12in verilmesi ve rekabeti özendirecek hukuki altyapının kurulması (düzenleme/regülasyon) belirledi. Gelişmekte olan ülkelerde, özellikle de Latin Amerika'da özelleştirme ithal ikamesine dayalı kalkınma modelinin terk edilmesi ve dış ticaretin serbestleştiği kaynak dağılımında piyasa mekanizmasının temel bir rol oynamaya başladığı yeni bir ekonomik büyüme modeline geçilmesine yönelik olan yapısal uyum programlarının önemli bir parçası haline geldi. Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu bu programların tasarımına öncülük etti, mali sıkıntı içinde olan ülkelere de mali desteğin bir şartı haline getirdi.
Özelleştirmenin hedefleri ne idi? Birleşik Krallık özelinde şu hedefler sıralandı(Yarrow: 327):
• Rekabeti arttırarak verimliliğin artmasını sağlamak
• Kamu kesiminin borçlanma gereğini azaltmak
• Kamu kesiminde ücret ve maaş belirlenmelerinde karşılaşılan zorlukları azaltmak (bunu sendikaların ücret belirlemesindeki gücünü azaltmak diye anlamak mümkün)
• Hükümetlerin teşebbüs karar alma sürecine karışmalarını önlemek
• Ekonomik varlıkların sahipliğini geniş bir tabana yaymak
• Teşebbüslerde işçi sahipliğini özendirmek
• Gelir ve servetin yeniden dağılmasını sağlamak
Bu hedeflerin belirlenmesinin arka planında işletmelerin kamu mülkiyetinde kalmasının ve kamu tarafından kontrol edilmesinin ve özellikle gelişmekte olan ülkelerde siyasi müdahalelere tabi olmalarının verimsizliğe ve israfa yol açtığı, bunun da ekonomik büyümeyi gerilettiği şeklinde yaygın bir inanışın (en azından 1980lerde ve 1990larda) var olduğunu söylemek mümkündür. Yine özellikle gelişmekte olan ülkelerde pratikte verimlilik kadar kamu maliyesi gerekçelerinin önem kazandığı, hatta özelleştirme gelirleri ile biriken iç ve dış borçların azaltılmasının veya kamu harcamalarına ek kaynak yaratılmasının hedeflendiği söylenebilir.
Türkiye'de özelleştirme 1980'lerden itibaren ithal ikamesi gelişme modelinin terk edilip devler kontrollerinin azaldığı, piyasa mekanizmasının kaynak dağılımında başat rolü oynadığı, dış ticaret ve uluslararası sermaye akımlarının serbestleştiği yeni bir ekonomi politikası rejiminin bir parçası olarak gündeme gelmiştir. Özelleştirmeye yönelik ilk yasal adımlar 1980'li yılların ortalarında atılmıştır. Ancak bu çabalar büyük ölçüde sonuçsuz kalmış, özelleştirmeler esas olarak 2004 yılından itibaren hız kazanmıştır.
Özelleştirme konusundaki bu başarısızlık her şeyden önce kendirli hukuksal alanda göstermiştir. Çeşidi hükümetlerin kamu hisse veya varlıklarını satmaya veya özel kesime işlettirmeye veya altyapı yatırımlarına özel kesimin katılımını sağlamaya yönelik yasama çabalarının önemli bir bölümü yüksek yargıdan dönmüştür, Her ne kadar 1990'ların sonlarında elektrik sektöründe bu çalışmada biter özelleştirme biçimi olarak ele alınan Yap İşler Devret (YİD) ve Yap İşlet (Yİ) sözleşmeleri yoluyla bazı Özel sektör santralleri devreye girdiyse de, bunlar da bu sektörde 2001'den itibaren hayata geçirilmeye çalışılan rekabete yönelik yeni piyasa modeli ile uyuşmamıştır.
Bu çalışmanın amacı, Türkiye'de özelleştirme politikalarının karşılaştığı hukuksal sorunları irdelemektir. Bu hukuksal sorunlar hem özelleştirme politikalarının yasal zemininin oluşturulması sürecinde hem de tekil özelleştirme işlemlerinde ortaya çıkmıştır. Yasal altyapının oluşması sürecinde birçok yasa yapılmış, bunların kimi zaman tümü kimi zaman önemli hükümleri Anayasa Mahkemesi'nce iptal edilmiştir. Tekil özelleştirme işlemlerinin birçoğuna karşı da iptal davaları açılmış, bu davaların bir bölümü özelleştirme işleminin iptali ile sonuçlanmıştır. Bu durum, öncelikle, özünde ekonomik nitelik taşıyan özelleştirmenin, hukuksal bir sorun olarak ön plana çıkmasına neden olmuştur. İptal kararlarında hukuksal niteükli kamu yararı ve kamu hizmeti kavramlarının önemli dayanaklar olması hukuksal sorunun görünümünü daha da güçlendirmiştir. Öte yandan iptal kararları kamuoyunda birbirine zıt iki farklı yoruma yol açmaktadır. Bunlardan birincisi, yasama çabalarının ve idari işlemlerin anayasa ve hukuka uygun olmadığıdır, ikinci yorum ise, yüksek yargının özelleştirme politikalarına karşı ideolojik bu direnç gösterdiği şeklindedir. Hangi yorumun gerçeğe daha yakın olduğu, iki yorum da gerçeği yansıtmıyorsa karşılaşılan sorunların hangi etkenlerden kaynaklandığını anlayabilmek için, bu konudaki temel aktörler olan yasama, idare ve yargının yaklaşımlarını ayrıntılı bir biçimde incelenmesi gerekmektedir. Bu çalışmada bu inceleme hem yasama çabaları hem de tekil özelleştirme işlemleri temelinde yapmıştır.
Özelleştirmede karşılaşılan hukuksal sorunların da ciddi ekonomik boyutları vardır. Nitekim konuya ilişkin yüksek yargı kararlarında da sık sık ekonomik değerlendirmeler yapılmaktadır. Bu değerlendirmelerde kamu yararı ve kamu hizmeti gibi kavramlar önemli rol oynamaktadır. Bu çalışmanın bil başka amacı da, bu değerlendirmeleri ekonomi biliminin ışığında irdelemek, ekonomik analiz ile yargının muhakeme biçiminin birbirine ne kadar yakın veya uzak olduğunu incelemektir.
|